20 Ocak 2014 Pazartesi

Ben Gölgeyim. Acılar kentinden kaçarım....

Ben Gölgeyim.
Acılar kentinden kaçarım.
Sonsuz kederin içinden uçarım...


Öncelikle belirtmeliyim ki, kitaplar, dinlemek isterseniz şayet size ilginç öyküler anlatabilir. 

Ve o ilginç öykülerden bir tanesi; Dan Brown / Cehennem 

Cehennem; kurgusal bir örgü fakat yazar burada kurguya tarihi, kültürel gerçeklikleri de serpiştiriyor. Kurgu içine incelikle serpiştirilmiş bu bilgiler okuyucuya daha da enteresan geliyor, okuyucu daha çok araştırıp, daha çok öğrenmek istiyor. Bu nedenle Dan Brown'un son kitabı "Cehennem" eğer bu tür romanları okumayı seviyorsanız sizin de ilginizi çekecektir.

Cehennem bizi yine Profesör Langdon'la buluşturuyor. 

Bu sefer olaylar Floransa - Venedik - İstanbul üçgeninde gelişiyor. Langdon'la beraber, bir salgın yayarak tüm dünyayı etkileyecek olan profesörün bıraktığı ip uçlarından yola çıkarak bu salgını engellemeye çalışıyoruz. 

Kitapta çok fazla bilmediğimiz mekan ve eserden bahsedildiği için bazen gözünüzde canlandırmada problem yaşasanızda, bilinen Langdon kovalamacası; semboller, şifreler, tarihi mekanlar derken birden olayların sıradan bir kovalamaca olmadığı ortaya çıkıyor.  Dan Brown hiç ummadığınız anda ters köşelerle sizi  tekrar maceraya bağlıyor. 

Langdon, İtalya’da yeni bir bulmacanın parçalarını birleştirmeye çalışırken, 700 yıllık bir başyapıtın, Dante’nin “Cehennem”inin izini sürüyor. Çağdaş okurun kodlarını çözmeyi başaran Brown, her taşın altında bir komplo teorisi arayan, gördüğüne bile inanmayan okurlarını bir kez daha mutlu ederken, muhtemeldir ki bilim adamlarını yine kızdıracak gibi görünüyor. 

Dante’nin karanlık cehennem atmosferini romanının merkezine yerleştiren Brown, klasik sanat, gizli geçitler ve futuristik bilimsel gelişmelerle de haşır neşir oluyor.

Dan Brown okuyucuya beyin jimnastiği yaptırmayı ve detaylarda farklılık yaratmayı seviyor.  Brown bu kitabında ana fikir olarak dünya nüfus artış hızını ele almış ve bunu kaynak olarak aldığı Dante’nin 'İlahi Komedya'sının Inferno bölümünden esinlenmiş. 

Dante’nin “Cehennem”inin izini sürmek bu macereya katılmak isterseniz kesinlikle beğenebileceğiniz bir kitap Cehennem




13 Ocak 2014 Pazartesi

Düş/Düşlerime...

Düşümde seni görmediğim gecelerde köprüler yapıyorum ellerimle.
Taşını sırtımda taşıyor.
Harcını avuçlarımla karıyorum.
Tüm malzemesini kendim yaptığım bu köprüler bir sonraki düşümde,beni sana taşıyıp, sana ulaştıracak biliyorum.
Bir gece sonrasının düşü için bugünde köprüler yapıp,  düşümde seni görmeyi bekliyorum. 
Sırayla oluyor bu hiç biri sırasını şaşırmıyor,
Bir gece köprüler kuruyorum ellerimle 
ertesi gece düşümde seni görüyorum
Yalnızca düşümde görebilmek için seni bıkıp usanmadan, hiç yorulmadan köprüler yapıyorum.
Benim yaptığım köprüleri görsen sende beğenirsin.
Hepsi birbirinden güzel hepsi ulaşılmaz hepsi yüksek ve sağlam.
Temellerine yerleştirdiğim taşları  gerçekte hiç var olmadığını düşündüğüm muhteşem çöllerden taşıyorum.
Zaman zaman yokluğunu öyle derin hissediyorum ki.
Bilsen şaşırır korkuya kapılır, taşarsın.


Çaresizlik içinde kıvranmanın ne demek olduğunu uzun yıllar öncesinden tanımıştım.                       
Seni tanımadan çok uzun zaman önce tanımıştım hepsini 
Senin eksikliğini her an hissediyorum.
Yokluğunun boşluğunu. 
Hiçbir yere tam anlamıyla ait değilim hep gölgelerde hep ışıltısız kaldı yaşantım...
Sevdamdan arta kalan yalnızca hüzün de olsa                                                                               
hayatımdan silinen bahar senin sözün de olsa ben hiç değişmeyeceğim.
Bana hayatın kapılarını yeniden açan bir sözün,                                                                               
sonraları bütün kapıları kendi yüzüne kapanan bir hüzüne de dönüşse                                                           
ne olursa olsun sonunda ne çıkarsa çıksın değeri yok hiçbir şeyin. 

Sen benim yüreğimin en çok sevgi alan köşesindesin…



9 Ocak 2014 Perşembe

İhtiyacımız Olan ''Sevgi'' Neydi...?











İyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın...

Seni tüm zaaflarınla hatalarınla kabul eden tüm korkularınla bilen, hesapsızca ve sorgusuz, şartsız ve koşulsuz,bencilce olmayan,"Benim" den önce ''Senin'' olan, onaylamasa da kabul eden bir yumuşaklıkta, kalbinin içi kadar bir uzaklıkta, sonuçta değil süreçte iyi gelen;                                                   

İyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın...
                               
Düşüncesi bile gülümseten, omuzlarındaki tüm yüklerinden seni azad eden, keder değil yaşama sevinci veren, tüm yaralarını kendi bile fark etmeden saran;           

İyileştiren iyi gelen sevgilere ihtiyacı var insanın...                        

Beklentileriyle yormayan fazla soru sormayan, yanında sen gibi sen olduğun, tüm yanlış bildiklerini unuttuğun, hiçbir hesap yapmadığın, yapamadığın;

İyi gelen iyileştiren sevgilere ihtiyacı var insanın....                                   

Seni kalıplar içine sıkıştırmayan, tüm kayıp taraflarını bakışlarıyla bulduran, en beceriksiz taraflarını sevimli bir çocuğun yaramazlığı gibi görüp, seni sevmeye daha da sarılan;                     


İyileştiren iyi gelen sevgilere ihtiyacı var insanın...

Yok demeyin ben hala böyle sevgiler olduğuna inanıyorum ısrarla...                       

Sevgiyle ve Aşkla Kalın... : )))



2 Ocak 2014 Perşembe

Parmak izlerimiz dokunduğumuz hayatlardan silinmez...

Yeni bir yılın bu ilk günlerinde 365 sayfalık bir kitabın ilk boş sayfalarını sevgi ve iyilikle doldurabilmeyi dilerken;  Hayatta; Bir şeyleri değiştirme şansımızın mutlaka var olduğunu hatırlayabilmek adına beni oldukça etkileyen bir hikayeyi sizlere aktarmak istiyorum ...

Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, sarhoşa benzeyen bir adam gördüm.

Bir sağa bir sola yalpalıyordu. Ve yanındaki direğe sarılmıştı.
Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim.
Otuz yaşın üstünde olmalıydı.
Kendisine biraz daha sokuldum.
Üstü başı son derece temizdi.
Yanından geçen bazı kişiler, yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da alay edip gülüyorlardı.

Yavaşça yanına gidip:

- İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?

Dudaklarından, iniltiye benzeyen tek bir kelime çıktı:

- Hastayım!..

Düşmemesi için, bir kolumu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum.
Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış ve yavaş yavaş buzlanmaya başlayan yollarda, birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.

Araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi.
Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim.
Hastamızı arka koltuğa yatırarak hastaneye götürdük ve verilen serum tamamlanana kadar başucunda bekledik.

Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, genç adam ise, henüz konuşamadığı için, bize bakıp gülümsemekle yetiniyordu.

Şoför de yanımdaydı...
Hastamız bir süre sonra kendine geldi.
Onu tekrar arabaya bindirip evine götürdük.

Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve oğlunu da alarak sokağa fırlamıştı.

Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinç içinde kucaklaştılar.
Saatlerce süren yorgunluğumuzdan eser bile kalmamış, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karşısında gözlerimiz dolmuştu.

Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumu sordum.

Başını sallayarak:

- Borçlu değil, alacaklısın dostum!.. dedi.Çünkü böyle bir iyiliğe beni de ortak ettin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bir adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için, alacaklı duruma düştün.

O mert adamla kucaklaşıp ayrılırken, gecenin ayazını hissetmiyor ve evime yürüyerek dönmek istiyordum.

Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde, yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.